Thursday, 17 September 2020

Covid-19 Belirsizliği ve Servet Vergisi

Covid-19 salgınının ekonomik ve sosyal etkilerini anlamaya çalışmada, bu yılın Mart ayında başlayan süreci farklı aşamalara bölerek analiz etmenin yararlı olacağını düşünüyorum.  Birinci aşama; virüsün hızlı yayılımı ile ülkelerin sosyal izolasyon önlemlerini uygulamaya koymasıyla başladı ve yaz aylarının gelmesiyle birlikte bu önlemlerin hafifletilmesiyle de sonra erdi. İkinci aşama; içinde bulunduğumuz aşama. Bu aşama, aşının bulunmasıyla son erecek ve üçüncü aşama başlayacak. 

 

Bu tür bir yaklaşımın yaşanmakta olan sorunların tespitini kolaylaştıracağı düşüncesindeyim. Sorunların doğru tespiti de, şüphesiz ki doğru çözümlere ulaşmamıza yardımcı olacak. Yazının geriye kalan kısmında önce, kısaca birinci aşamayı değerlendirdikten sonra, ikinci aşamaya odaklanacağım. 

 

Baştan başlayalım. Salgınla beraber alınan ev hapsi önlemleri büyük bir ekonomik krize neden oldu. Hem üretimde hem de tüketimde ciddi düşüşler yaşandı. Bu tur durumlarda, markoekonominin tavsiyesi açıktır: ‘Eğer sorunun kaynağı ortadan kaldırılamıyorsa, yapılması gereken sorunun ekonomi üzerindeki etkilerini minimize etmeye çalışmaktır.’ Nitekim; birçok ülkede ekonomi yönetimleri, bu prensipten yola çıkarak, salgının hane halkı ve şirketler üzerindeki etkisini hafifletecek ekonomik önlemler aldılar. 

 

Salgının esas ekonomik yükünü ise maliye politikası üstlendi. Para politikasını yürüten merkez bankaları, geleneksel ‘nihai kredi merci’ görevini yürüterek, içinde bulunduğumuz bu zor dönemde, maliye politikalarının uygulanmasına yardımcı oluyor.

 

İkinci aşama; içinde bulunduğumuz ve en belirgin özelliği belirsizlik olan aşama. Bu dönemde cevap bekleyen birçok soru var. Kuşkusuz cevabı en çok merak edilen soru, aşının ne zaman bulunacağı. ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Doktor Anthony Fauci, aşının 2021 yılı sonuna kadar bulunabileceği tahminini yapıyor. Uzmanlar, bir aşı geliştirilmesi için gereken sürenin ortalama 10 yıl olduğunu, ancak Covid-19 aşısı için gösterilen olağanüstü çaba dikkate alındığında, Fauci’nin tahminini iyimser bulmakla birlikte, her şeyin yolunda gittiği varsayımı altında, doğru çıkma ihtimalinin de olduğunu söylüyorlar.  

 

Tüm bu belirsizlik aşının bulunmasıyla bitmeyecek elbette. Aşının üretimi ile ilgili de pek çok soru var. Bir tahmine göre; dünya yılda yaklaşık 6 milyar doz aşı üretebilecek kapasiteye sahip. Ancak bütün üretim kapasitesinin Covid-19 üretimi için kullanılması durumunda, diğer önemli aşıların üretiminde sıkıntı yaşanacak. Bunun yanında, Covid-19 için tek dozun yeterli olmayacağı iki veya üç doz gerekebileceği tahminleri de yapılıyor. Bu durumda da, üretim kapasitesinin artırılması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor ki; bu olası gereklilik de başka soruları beraberinde getiriyor. Örneğin; üretim kapasitesinin artırılması ne kadar zaman alacak? Ya da bunun maliyetini kim karşılayacak? 

 

Aşı ile ilğili diğer bir sorun ise nasıl dağıtılacağı ve muhafaza edileceği. Aşının taşınması ve muhafazası için soğuk hava depoları gerekecek. Bu durumda mevcut kapasitenin yeterli olup olmadığı da yanıt bekleyen bir soru. 

 

Bunların yanında, KKTC gibi sık sık elektrik kesintisi yaşayan ülkelerde, aşının muhafazası ise diğer bir muhtemel sorun olarak karşımıza çıkıyor.

 

Belirsizlik sadece aşı ile ilgili değil elbette. İlk aşamada uygulanan ekonomik politikaların ekonomiyi nasıl etkileyeceği de aynı oranda belirsizliğini koruyor. Örneğin, birçok ülkede, piyasalara muazzam ölçüde nakit para akışı sağlandı. Bu artış, enflasyon yaratacak mı? 

 

KKTC yönetimi pek çok ülkeye göre farklı bir politika tercih ederek,  krizin faturasını halka yükleyen bir anlayışı benimsedi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, hane halkının ve şirketlerin borçlarında artış yaşanıyor. Peki artan borç yükü ekonomiyi nasıl etkiyecek?

 

Cevap bekleyen bir diğer soru; Var olan ekonomik koşullar içinde, piyasa ekonomisi rejimi  mevcut haliyle ne kadar devam edebilecek? Pandemi’nin uzaması durumda, devletin ekonomik yapı içerisinde payının artması da güçlü bir olasılık olarak ortada durmakta. Bu geçişin nasıl sağlanacağına ilişkin de cevap bekleyen onlarca soru var. 

 

Özetlemek gerekirse; içinde bulunduğumuz ikinci aşamada Pandemi sürecinde belirsizliğin yarattığı sis bulutunun büyüdüğü, yeni ve ne zaman sona ereceği belirsiz daha tehlikeli bir evreye girdik. 

 

KKTC özeline dönelim. Ülke, altı ayı aşkın bir süredir Pandemi koşullarında yaşıyor olmasına rağmen, KKTC hükümeti son dönemde artış gösteren vaka sayılarına yine hazırlıksız yakalandı. Hükümet; vatandaşa şaşkınlık, kaos ve panik içinde karar alıyor izlenimini veriyor. Bu durumun birçok nedeni olabilir. Önemli bulduğum iki nedeni anlatmaya çalışacağım. 

 

Birinci neden; Pandemi’nin kısa süreceğine dair oluşan beklenti. Sağlık bakanı Ali Pilli, geçtiğimiz hafta katıldığı bir televizyon programında, aşının yıl sonuna kadar bulunabileceğini ve 2021 yılının Covid-19’suz bir yıl olabileceğini açıkladı. Bu iyimser beklenti de, KKTC hükümetinde, Pandemi nasıl olsa kısa zamanda bitecek, dolayısıyla uzun vadeli tedbir almaya gerek yok’ varsayımına neden olmuş olabilir. 

 

İkinci neden; hükümetin aslında hem sorunların büyüklüğünün hem de aşının bulunması için gereken sürenin uzayabileceğinin farkında olması ancak bu sorunları hafifletecek tedbirleri almak için yeterli mali kaynağa sahip olmaması. Aslında bu neden, başbakan dahil birkaç bakan tarafından daha önce dile getirilmişti. Son olarak, KKTC Merkez Bankası Başkanı Rıfat Günay geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “KKTC’de para politikası yok, bu yüzden krizlere tepki veremeyiz, cevap verebilmek için bütçe olmalı ama şu anki bütçeyle cevap veremeyiz...” dedi.

 

Yaşanmakta olan krizle baş etmenin zorluğunu hafife almak istemiyorum.  Ancak devletin ve kurumlarının ‘yeterli kaynağımız ya da enstrümanlarımız yok’ savunmasını da kabul etmek mümkün değil.

 

Merkez Bankası Başkanı’nın söylediklerini detaylandırmakta yarar görüyorum. Şirketlerden farklı olarak, devletlerin para basma yetkisi var. Para basma kabiliyetine sahip ülkelerin iflas etme riski olmadığına dair genel bir inanış var. KKTC’nin Türk Lirası üzerinde herhangi bir yetkisi yok. Eğer olsaydı, iflas etme korkusu olmadan, Merkez Bankası parayı basar, nakit ihtiyacını nispeten azaltırdı. Bu nedenle de Sayın Günay, tedbirler için güçlü bir bütçe olması gerektiğini belirtiyor. Bu noktada bir not düşmem gerek. Para basma yetkisi olan ülkelerin batma riski yoktur görüşünün doğruluk payı olmakla birlikte para basmanın da sistem içerisinde bir maliyeti var. Bu nedenle, bu aracı çok kullanmak durumunda kalan bir ülke, bir süre sonra, yeni para basmak yerine iflas etmeyi tercih edebilir.

 

Eğer KKTC özelinde ‘krizlere tepki vermek için’ kriter ‘güçlü bir bütçe’ ise, bu durumda devletin, bütçesini güçlendirmeye çalışması; tartışmaların da asıl bu konu üzerine yoğunlaşması gerekmez mi? 

 

Para basmak, devletlerin kaynak yaratmak için kullanacağı tek kaynak değil elbette. Devletlerin vergi toplama yetkisi de var. Tıpkı, para basma yetkisinde olduğu gibi, vergi toplama yetkisine sahip bir devletin de batma riski yok. Tabi yukarıda para basmak ile ilgili düştüğüm not, vergi toplamak için de geçerli. Yani eğer bir devletin iflasını önlemek için, vergilerin sürekli artırılması gerekiyorsa, bu durumda, o devlet iflas etmeyi tercih edebilir. 

 

Peki, bu zorlu ekonomik koşullarda nasıl daha fazla vergi toplanabilir? Bu soru, bir süredir dünya ekonomik tartışmalarının da odak noktasında. Bu soruya çoğunlukla verilen cevapsa; servet vergisi.

 

Son dönemde dünya ekonomisinin en önemli sorunlarından bir tanesi malumunuz gelir eşitsizliği. Pandemi ile beraber bu sorun daha da büyüdü. Ülkelerin en varlıklı kesimlerinin, krizin yükünün büyük kısmını üstlenmesi, hem devletin kaynak ihtiyacına yardımcı olması hem de sosyal adaletin sağlanması yönünde önemli bir adım olarak görülüyor.

 

Bütün bu argümanlar Kuzey Kıbrıs içinde de geçerli tabi. Bu nedenle de, servet vergisinin KKTC meclisinin değerlendirmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. 

 

Diğer bir alternatif gelir kaynağı ise miras (veraset) vergisi. KKTC, vergi toplamayı seven bir ülke değil. Bu durum, miras vergisi için de geçerli. Yeni bir düzenleme ile belirli bir miktarın üzerindeki miraslardan alınacak vergiler artırılabilir.  

 

Son olarak; gelir vergisi oranlarında yeni bir düzenlemeye gidilebilir. Belirli bir seviyenin üzerindeki maaşlardaki vergi oranları artırılabilir.   

 

Pandemi; hem gelir­/kaynak dağılımını olumsuz etkiledi hem de gelirleri azalttı. Bu dönemde yapılması gereken; maliye politikalarını kullanarak, gelir dağılımını tekrar düzenlemektir.  Şüphesiz ki yeni vergi koymak ve mevcut vergilerin oranlarını artırmak kolay iş değil. Ancak Pandemi’nin yaratığı sorunlara tepkisiz kalmak da ilerde daha büyük sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktır. 

 

Pandemi’nin ikinci aşamasında tıpkı birinci aşamada olduğu gibi; zor seçimler sadece ekonomi ve sağlık arasında değil, aynı zamanda bugün ve de gelecek arasındadır. Gelecekte yaşanması muhtemel sorunları öngörerek, bugün alınacak tedbirlerle, krizin ekonomi üzerindeki hem bugünkü hem de gelecekteki muhtemel olumsuz etkileri hafifletilebilir.

 

Serbest piyasa ekonomisinin, bu krize uzun süre dayanmasını beklemekse iyimser bir yaklaşımdan öteye gitmeyecektir. Nitekim son dönemde, ülkede işsizlik büyük bir hızla artıyor. Bu artışı durdurmak, politika yapıcılarının en öncelikli görevi olmalı. İşgücünün de bu süreçte mümkün olduğu ölçüde korunması gerekiyor. Bunun için de, Pandemi’den olumsuz etkilenen sektörlerde faaliyet gösteren ve normal koşullarda sağlıklı olup, vergisini ödeyen şirketlerin tespit edilmesi ve yaşatılması gerekiyor. Bu sayede, ülke ekonomisinin en önemli sorunlarından biri olan kayıt dışı ekonominin da önüne geçilmiş olur. Şüphesiz, ihtiyaç sahibi ailelere de benzer bir desteğin sağlanması aynı derecede önemlidir. Pandemi’nin ilk aşamasında, verilen 1500 TL’lik yardımın da mevcut durumda yeterli gelmediği açıktır. 

 

Bu yazıyla amaçladığım; bu sıkıntılı günlerde karamsar bir tablo çizip felaket senaryoları yazmak değil elbette. Ancak uyarma ihtiyacı hissediyorum. Şunu net bir şekilde ifade etmem gerekiyor; KKTC hükümetinin tercih ettiği ve -üzülerek belirtmeliyim ki- Merkez Bankası Başkanı’nın da söylemleriyle onayladığı; ‘bütçemiz güçlü değil, bu nedenle de krize tepki veremeyiz…’ anlayışı bizi kısa zamanda felakete ve kaosa sürükleyecektir. Korkarım ki oluşacak bu kaos ortamında şikayet ettiğimiz bu günleri bile mumla arayabiliriz…     

Tuesday, 14 April 2020

Zor Kararlar Gölgesinde Türk Lirasının Seyri

Covid-19 salgınının başlamasıyla, ülke yönetimlerini çok zor seçimler yaparak yaşanan krizde mümkün olacak en iyi dengeyi tutturmaya çalışıyorlar. Salgın başladığında, sağlık ve ekonomi arasında tercih yapmak durumda kalan ülke yönetimleri; yaşanan süreçte ekonominin durmasının yaratığı sorunlarla baş etmeye çalışıyorlar. Hazırlanan ekonomi destek paketleri de zor seçimleri içeriyor. Bulunan çözümlere rağmen, hala yanıt bekleyen pek çok soru var. 

Bu zor seçimler sürecinde, Türkiye gibi bağışıklık sistemi zayıf ekonomilere sahip ülkeler, gelişmiş ülkelere göre haliyle daha da çok zorlanıyorlar.  Bilindiği üzere; Türkiye ekonomisi, iki yıla aşkın bir süredir sıkıntılı günlerden geçiyor. Sıkıntının temel ekonomik nedeni ise özel sektör şirketlerinin yüksek döviz borçları olarak karşımıza çıkıyor. 

Aslında Türkiye, 2018 krizine avantajlı olduğu bir dönemde girmişti. Özel sektörün yüksek miktarda borcu vardı ama kamu maliyesi de, tarihinde hiç olmadığı kadar iyi durumdaydı.  Bu durumu fırsata çevirerek, süreçte özel sektörün rehabilitasyonu sağlanabilirdi. Ancak Türkiye hükümeti o dönemde, birtakım palyatif önlemlerle soruna çözüm bulmayı tercih etmişti.  İşte, o dönemde yapılan bu tercihler, bugün Korona virüsü ile mücadeleyi zorlaştıran en önemli etken olarak karşımızda. 

2018 sonrası alınan önemlerden en önemlisi; şüphesiz ki Merkez Bankası döviz rezervleri kullanılarak, Türk Lirasını döviz karşısında belirli seviyede tutmak için yapılan örtülü müdahalelerdir. Bu müdahale için de tabir yerindeyse oldukça ‘kurnaz’ bir mekanizma tasarlandı. Bu mekanizmada; Merkez Bankası’nın rezervleri, bilinmeyen üçüncü bir kurum aracılığıyla kamu bankalarına aktarılıyor ve bu yolla kamu bankalarının, artan ekonomik belirsizlikler nedeniyle artan döviz talebi karşılanıyordu. Güvendiğim ekonomistlerin yaptığı hesaplamalara göre; bu mekanizma ile, 60 milyar dolardan fazla para harcanmıştı. 

Bu müdahale nedeniyle eriyen Merkez Bankası rezervleri de, kısa vadeli borçlanma ile yapay bir şekilde korunmaya çalışılmıştı. İşte bu kısa vadeli borç miktarı ve Merkez Bankası’nın diğer yükümlülükleri, toplam rezervlerden çıkarıldığında; geriye pek bir şey kalmıyor. Bütün bunlar, uluslararası basında yayınlanırken, ulusal basınında kendine hiçbir yer bulamıyor, maalesef. 

Türkiye’nin büyük krize yüksek dış borç ve neredeyse sıfır döviz rezerviyle girmesi; son günlerde Türk Lirasının değer kaybetmesinin ana nedenidir. 

Bir önceki yazımda da anlatmıştım. Bu dönemde kullanılabilecek önemli iki politika aracı var. Bunlardan birincisi; kamu borçlanması, ikincisi ise para basmaktır. Ekonomide var olan sorunlar nedeniyle, Türkiye için, iki politika aracı da şu anda sıkıntılıdır. 

Ekonomideki risklerin büyüklüğü dikkate alındığında; bu dönemde Türkiye’nin uygun faizle dış borç bulması her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu donemde Türkiye’nin yüksek faizle borçlanmaya başlaması da ülkenin borcunu ödeyemeyeceği endişesine neden olabilir, ki bu da ülkenin ekonomik olarak iflasına neden olabilecek süreci tetikleyebilir.    

Bu riski öngörmeleri nedeniyle olacak ki, Türkiye yönetimi para basma yoluna gitti. Bu politika, her ne kadar Korana krizinin yarattığı işsizliğin etkilerini minimize etmek için gerekli olsa da önemli bir de risk barındırıyor. Bu risk; basılacak olan paranın bir kısmının dövize yönelmesi ve TL üzerinde baskı oluşturması ihtimalidir. Bu ihtimal dikkate alındığında; bu politika aracının ancak sınırlı bir şeklide ve kısa bir süre için kullanılması şarttır.

Bütün bunlar da Türkiye yönetimin manevra kabiliyetini kısıtlayan faktörler olarak karşımıza çıkıyor. Bunların yanında; Türkiye yönetiminin IMF’ye karşı aldığı siyasi pozisyon da, hali hazırda zor olan bu durumu daha da zora sokuyor. IMF; bu dönemde, ülkelerin acil nakit ihtiyaçlarını karşılamak için bir fon oluşturdu. IMF’nin kuruluş amacı aslında tam da bu. Ancak, Türkiye hükümeti, IMF’den yardım istemeyeceğini söylüyor. Bu nedenle de yönetim; olası acil bir nakit ihtiyacını karşılamak için zorlu bir arayış içerisinde. Bu çerçevede; geçtiğimiz hafta, uluslararası basında, Türkiye’nin ABD Merkez Bankası’na başvurduğu yönünde haberler çıktı. Çıkan haberler aynı zamanda başvurunun olumsuz aldığı yanıt yönündeydi.

Twitter’dan takip ettiğim yabancı bir uzman; geçtiğimiz hafta Türkiye ekonomisindeki durumu yorumlarken, “Erdoğan yönetimi, her ekonomik krizde, şapkadan tavşan çıkarmayı başardı,” diyordu. Bu yoruma katılmamak mümkün değil. Ancak şapkadan tavşanı çıkaran sihirbaz olursa keyifle seyredersiniz…
   

Sunday, 29 March 2020

Krizin Finansmanı Nasıl Sağlanabilir?

Korona virüsün hızlı yayılımı ve bu durumun sağlık sistemleri üzerinde yaratığı baskı, birçok ülkeyi sosyal izolasyon önlemleri de almaya zorluyor. Süreçte gerekli olduğu anlaşılan bu önlemler, haliyle dünya ekonomilerini de olumsuz etkilemekte. 16 Mart 2020 tarihlerinde yayınladığım yazımda bu etkileri tartışmıştım. Yazının başlığındaki soruyu yanıtlamaya geçmeden önce, bu etkileri burada da kısaca özetlemenin fayda sağlayacağını düşünüyorum. 

Önümüzdeki süreçte; sosyal izolasyon önemleri nedeniyle azalan işgücüyle beraber, üretimde de ciddi düşüşler yaşanacak. Ev hapsi önlemleri haliyle talepte de düşüşe neden olacak. Bu iki etkeni virüse karşı alınan önlemlerin, ekonomi üzerindeki direkt etkileri olarak düşünebiliriz.

Önemlerin bir de dolaylı etkileri var tabi.  Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler, direkt etkilerin de bir sonucu olarak, nakit sorunu yaşayacaklar ve bu nedenle de pek çok işletmede işten çıkarmalar başlayacak. Birtakım yasal önemlerle bu işten çıkarmaları büyük ölçekte önlemek mümkün elbette. Ancak bu krizin, şirket bilançoları üzerinde büyük bir tahribata yol açtığı da aşikâr. Bu nedenle, bu işten çıkarmaları kanun yoluyla önlemeye çalışmak, sorunu sadece ötelemek anlamına geliyor.

Ayrıca yazımda; krizin nedeni ortadan kalkmadığı sürece; krize karşı oluşturulacak ekonomik destek paketlerinin, krizin direkt etkilerini de ortadan kaldırmadığını ve  yapılacak yardımların, ancak dolaylı etkileri minimize etmeyi hedeflemesi gerektiğini belirtiştim. Konu KKTC hükümetleriyle ilgili olunca, “Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin, bu ailelere de destek olmak devlet olmanın asli yükümlülüğüdür,” notunu da ekleme gereği duymuştum.

Geçtiğimiz Çarşamba günü, KKTC hükümeti aldığı bu önlemleri açıkladı. Ancak açıklanan önemlerin; sorunlara çare olmaktan uzak olduğu, hali hazırda birçok kesim tarafından dile getirildi zaten. Yine de özellikle önemli gördüğüm beş eksikliği burada sıralamakta yarar görüyorum: 

     1. Faaliyetleri durdurulan özel işletmelerin çalışanlarına yapılacak olan 1,500 TL’lik destek oldukça az. 

     2. Zaten az olan bu 1500 TL’lik yardımdan sadece KKTC ve TC vatandaşlarının yararlanabilecek olması da konu ile ilgili kaygılanmakta haklı olduğumu kanıtlar nitelikte. 

     3. Olağanüstü koşullar yaşadığımız bu dönemde kritik rol oynayan belediyelerde yapılacağı açıklanan %25 kesintinin, yarardan çok zarar getireceği aşikar.

     4. Açıklanan tedbirler sadece üç aylık bir dönemi kapsamakta. Sonrasında ne olacağı konusunda herhangi bir ipucu yok.

     5. Paket; bu dönemde hayati önem taşıyan sağlık hizmetleri konusunda ise herhangi bir öngörü içermiyor.


Başbakan Ersin Tatar’ın bu yetersizliklerle ilgili özrü; eldeki kaynakların sadece bu kadarına yettiği yönündedir. 

Peki, gerçekten de öyle mi? Bu zor günleri mümkün olduğunca az hasarla atmak için yeni kaynak yaratmak imkansız mı?

Gelin ekonomi teorisine dönelim ve bu yukarıda sıraladığım soruları cevaplamaya çalışalım. Ekonomide böyle olağanüstü dönemlerde kullanabilecek iki politika aracının ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlardan birincisi; kamu borçlanması, ikincisi ise; merkez bankasının para basması. 

Kamu borçlanması; Kuzey Kıbrıs’ın tabu konulardan biri. Her şart ve koşulda borçlanmanın kötü olduğuna dair bir inanış var. KKTC hükümetinin bu politika aracını tercih etmemesinde bu inanışın etkili olduğunu düşünüyorum. Daha önce, bu inanışın devleti nasıl etkisiz hale getirdiğini de, bu linkten ulaşabileceğiniz yazımda ayrıntılı şeklide anlatmıştım. 

Şüphesiz kamu borçlanması; bedava para demek değil. Bunun geri ödenmesi lazım. Eğer bu geri ödemeyi devlet kendi kasasından yapacaksa; özel sektörün bu sorununu devletin üstlenmesi anlamına gelir ki, bu da arzu edilen bir durum değildir. 

Ancak, yapılacak düzenlemelerle bu dezavantajı bertaraf etmek de mümkün. Bu borçlanma ile amaç; özel sektöre destek sağlamak olduğundan, bu borcu da, kriz sonra erdikten sonra, vergi sisteminde yapılacak etkin ve adil bir düzenleme ile özel sektörün ödemesi sağlanabilir.    

Açıklanan ekonomik tedbirlerle ilgili yapılan önemli ve haklı bir diğer eleştiri de; bütün yükü kamu emekçisinin üstendiği yönündedir. Bu yukarıda anlattığım yolla özel sektörün de, bu eleştiriye de bir cevap olarak, çözüme katkıda bulunması sağlanmış olur. Bu da, sosyal adaletin gerçekleşmesi  için bir önemli bir adım olur. 

Bu borçlanma sayesinde; krizin yarattığı maliyetin yıllara dağıtılması da sağlanabilir. Böylelikle; ekonomik faturayı çok kısa zamanda ödeme zorunluğunun da önüne geçilir. 

Son olarak; bu ekonomik koşullarda borçlanmanın bir de önemli avantajı olduğunu burada belirtmeliyim. Ekonomik aktivitenin neredeyse durması nedeniyle, kredi talebinde düşüşler olması kaçınılmaz görünüyor. Kamu borçlanması kredi talebinin de artması anlamına geliyor, ki bu sayede mevduatın atıl durmasının da önüne geçilebilir. 

Özetlemek gerekirse; kamu borçlanmasıyla yaratılacak bir kaynakla, özel sektör çalışanlarına daha büyük bir destek sağlanabilir. Kriz sonrasında da, özel sektör bu borçlanmayı, vergi sisteminde yapılacak adil bir düzenlemeyle ödeyebilir. Bir anlamda, devlet özel sektör için ve onun adına borçlanabilir.  

Ancak, risklerin çok yüksek olduğu bu dönemde, bu yolla ne kadar kaynak yaratılabileceğini de kestirmek zor. Bankalar likit pozisyonda kalmayı tercih edebilir. Bu ihtimal de ikinci politika seçeneğinin önemini daha da artırıyor. 

İkinci politika aracı olan para basma politikasına dönersek; para basma normal koşullarda ekonomistlerin tabu konularından birisidir.  Bunun en önemli nedeni, para basmanın enflasyona neden olması. Para basma; daha çok paranın, aynı miktarda mal ve hizmeti satın almaya çalışması anlamına gelir. Bu da fiyatların ve de dolayısıyla enflasyonun artmasına neden olur.

Ancak normal bir dönemde değiliz, maalesef. Bu nedenle de bu politikanın enflasyon yaratma riski oldukça düşük. Eğer böyle bir risk varsa da, alternatifler dikkate alındığında, bu alınmaya değer bir risk olarak görülmeli. Bu nedenle de, birçok ekonomist (ben de dahil); bu dönemde bu politika aracının etkin bir şeklide kullanılması gerektiğini söylüyor.

Bu linkteki yazımda  da belirttiğim gibi; merkez bankaları, böyle sıkıntılı günlerde, “Nihai kredi mercii” (lender of last resort) görevini üstlenirler. Ekonominin emniyet supabı olarak nitelendirilebilecek bu mekanizma sayesinde; merkez bankaları kendi devletlerine geçici kredi sağlarlar.

Şüphesiz, KKTC’nin Türk Lirası’nda yetkisi yok. Yetki, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nda. Bu dönemde, bu desteği KKTC hükümetine sağalmanın, TCMB’nin etik olarak sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu dönemde, KKTC için para basmanın, Türkiye Cumhuriyeti devleti için, basılan paralar için kullanılan kâğıt ve mürekkebin dışında, bir maliyeti yok. 

Bu nedenlerle dolayı da, Mustafa Akıncı’nın Tayyip Erdoğan’a mektup yazıp, yardım istemesi yerinde bir karar. Mektupta ne yazıldı bilmiyorum ama, istenmesi gereken; KKTC için “Nihai kredi mercii” sorumluluğunu, TCMB’nin, bu olağanüstü dönemde, yerine getirmesidir. 

İşgücü ve alım gücünü ne kadar kriz öncesi seviyelerinde tutabilirsek, ekonominin toparlanması da o kadar hızlı olacaktır. Kaynak yaratılamaması durumu ise; bütün alacak ve vereceklerin krizin bitimine kadar dondurulması gibi daha radikal sayılabilecek seçeneklerin gündeme gelmesine neden olacaktır.   

Maalesef, Kuzey Kıbrıs bu büyük krize çok kötü bir dönemde yakalandı. Aslında 2018 yılında yaşanan döviz krizi bu sorunların su üstüne çıkmasını sağlamıştı. Ancak bu sorunları halı altına süpürmeyi tercih ettik. Şimdi de, bu yapısal sorunlarla birlikte, çok daha büyük bir krizle karşı karşıyayız ve baş etmekle haliyle zorlanıyoruz. Ancak, tüm  bunlara rağmen, yine de, “kaynak yoktur” anlayışını kabul etmek mümkün değildir.  Her zaman kaynak vardır; sadece hükümet yetkilerinin içinde bulundukları durumda birtakım seçimler yapması gerekir. Umarım, bu seçimleri biran önce yaparlar ve yine umarım ki, doğru seçimler yaparlar.