Sunday, 29 March 2020

Krizin Finansmanı Nasıl Sağlanabilir?

Korona virüsün hızlı yayılımı ve bu durumun sağlık sistemleri üzerinde yaratığı baskı, birçok ülkeyi sosyal izolasyon önlemleri de almaya zorluyor. Süreçte gerekli olduğu anlaşılan bu önlemler, haliyle dünya ekonomilerini de olumsuz etkilemekte. 16 Mart 2020 tarihlerinde yayınladığım yazımda bu etkileri tartışmıştım. Yazının başlığındaki soruyu yanıtlamaya geçmeden önce, bu etkileri burada da kısaca özetlemenin fayda sağlayacağını düşünüyorum. 

Önümüzdeki süreçte; sosyal izolasyon önemleri nedeniyle azalan işgücüyle beraber, üretimde de ciddi düşüşler yaşanacak. Ev hapsi önlemleri haliyle talepte de düşüşe neden olacak. Bu iki etkeni virüse karşı alınan önlemlerin, ekonomi üzerindeki direkt etkileri olarak düşünebiliriz.

Önemlerin bir de dolaylı etkileri var tabi.  Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler, direkt etkilerin de bir sonucu olarak, nakit sorunu yaşayacaklar ve bu nedenle de pek çok işletmede işten çıkarmalar başlayacak. Birtakım yasal önemlerle bu işten çıkarmaları büyük ölçekte önlemek mümkün elbette. Ancak bu krizin, şirket bilançoları üzerinde büyük bir tahribata yol açtığı da aşikâr. Bu nedenle, bu işten çıkarmaları kanun yoluyla önlemeye çalışmak, sorunu sadece ötelemek anlamına geliyor.

Ayrıca yazımda; krizin nedeni ortadan kalkmadığı sürece; krize karşı oluşturulacak ekonomik destek paketlerinin, krizin direkt etkilerini de ortadan kaldırmadığını ve  yapılacak yardımların, ancak dolaylı etkileri minimize etmeyi hedeflemesi gerektiğini belirtiştim. Konu KKTC hükümetleriyle ilgili olunca, “Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin, bu ailelere de destek olmak devlet olmanın asli yükümlülüğüdür,” notunu da ekleme gereği duymuştum.

Geçtiğimiz Çarşamba günü, KKTC hükümeti aldığı bu önlemleri açıkladı. Ancak açıklanan önemlerin; sorunlara çare olmaktan uzak olduğu, hali hazırda birçok kesim tarafından dile getirildi zaten. Yine de özellikle önemli gördüğüm beş eksikliği burada sıralamakta yarar görüyorum: 

     1. Faaliyetleri durdurulan özel işletmelerin çalışanlarına yapılacak olan 1,500 TL’lik destek oldukça az. 

     2. Zaten az olan bu 1500 TL’lik yardımdan sadece KKTC ve TC vatandaşlarının yararlanabilecek olması da konu ile ilgili kaygılanmakta haklı olduğumu kanıtlar nitelikte. 

     3. Olağanüstü koşullar yaşadığımız bu dönemde kritik rol oynayan belediyelerde yapılacağı açıklanan %25 kesintinin, yarardan çok zarar getireceği aşikar.

     4. Açıklanan tedbirler sadece üç aylık bir dönemi kapsamakta. Sonrasında ne olacağı konusunda herhangi bir ipucu yok.

     5. Paket; bu dönemde hayati önem taşıyan sağlık hizmetleri konusunda ise herhangi bir öngörü içermiyor.


Başbakan Ersin Tatar’ın bu yetersizliklerle ilgili özrü; eldeki kaynakların sadece bu kadarına yettiği yönündedir. 

Peki, gerçekten de öyle mi? Bu zor günleri mümkün olduğunca az hasarla atmak için yeni kaynak yaratmak imkansız mı?

Gelin ekonomi teorisine dönelim ve bu yukarıda sıraladığım soruları cevaplamaya çalışalım. Ekonomide böyle olağanüstü dönemlerde kullanabilecek iki politika aracının ön plana çıktığını görüyoruz. Bunlardan birincisi; kamu borçlanması, ikincisi ise; merkez bankasının para basması. 

Kamu borçlanması; Kuzey Kıbrıs’ın tabu konulardan biri. Her şart ve koşulda borçlanmanın kötü olduğuna dair bir inanış var. KKTC hükümetinin bu politika aracını tercih etmemesinde bu inanışın etkili olduğunu düşünüyorum. Daha önce, bu inanışın devleti nasıl etkisiz hale getirdiğini de, bu linkten ulaşabileceğiniz yazımda ayrıntılı şeklide anlatmıştım. 

Şüphesiz kamu borçlanması; bedava para demek değil. Bunun geri ödenmesi lazım. Eğer bu geri ödemeyi devlet kendi kasasından yapacaksa; özel sektörün bu sorununu devletin üstlenmesi anlamına gelir ki, bu da arzu edilen bir durum değildir. 

Ancak, yapılacak düzenlemelerle bu dezavantajı bertaraf etmek de mümkün. Bu borçlanma ile amaç; özel sektöre destek sağlamak olduğundan, bu borcu da, kriz sonra erdikten sonra, vergi sisteminde yapılacak etkin ve adil bir düzenleme ile özel sektörün ödemesi sağlanabilir.    

Açıklanan ekonomik tedbirlerle ilgili yapılan önemli ve haklı bir diğer eleştiri de; bütün yükü kamu emekçisinin üstendiği yönündedir. Bu yukarıda anlattığım yolla özel sektörün de, bu eleştiriye de bir cevap olarak, çözüme katkıda bulunması sağlanmış olur. Bu da, sosyal adaletin gerçekleşmesi  için bir önemli bir adım olur. 

Bu borçlanma sayesinde; krizin yarattığı maliyetin yıllara dağıtılması da sağlanabilir. Böylelikle; ekonomik faturayı çok kısa zamanda ödeme zorunluğunun da önüne geçilir. 

Son olarak; bu ekonomik koşullarda borçlanmanın bir de önemli avantajı olduğunu burada belirtmeliyim. Ekonomik aktivitenin neredeyse durması nedeniyle, kredi talebinde düşüşler olması kaçınılmaz görünüyor. Kamu borçlanması kredi talebinin de artması anlamına geliyor, ki bu sayede mevduatın atıl durmasının da önüne geçilebilir. 

Özetlemek gerekirse; kamu borçlanmasıyla yaratılacak bir kaynakla, özel sektör çalışanlarına daha büyük bir destek sağlanabilir. Kriz sonrasında da, özel sektör bu borçlanmayı, vergi sisteminde yapılacak adil bir düzenlemeyle ödeyebilir. Bir anlamda, devlet özel sektör için ve onun adına borçlanabilir.  

Ancak, risklerin çok yüksek olduğu bu dönemde, bu yolla ne kadar kaynak yaratılabileceğini de kestirmek zor. Bankalar likit pozisyonda kalmayı tercih edebilir. Bu ihtimal de ikinci politika seçeneğinin önemini daha da artırıyor. 

İkinci politika aracı olan para basma politikasına dönersek; para basma normal koşullarda ekonomistlerin tabu konularından birisidir.  Bunun en önemli nedeni, para basmanın enflasyona neden olması. Para basma; daha çok paranın, aynı miktarda mal ve hizmeti satın almaya çalışması anlamına gelir. Bu da fiyatların ve de dolayısıyla enflasyonun artmasına neden olur.

Ancak normal bir dönemde değiliz, maalesef. Bu nedenle de bu politikanın enflasyon yaratma riski oldukça düşük. Eğer böyle bir risk varsa da, alternatifler dikkate alındığında, bu alınmaya değer bir risk olarak görülmeli. Bu nedenle de, birçok ekonomist (ben de dahil); bu dönemde bu politika aracının etkin bir şeklide kullanılması gerektiğini söylüyor.

Bu linkteki yazımda  da belirttiğim gibi; merkez bankaları, böyle sıkıntılı günlerde, “Nihai kredi mercii” (lender of last resort) görevini üstlenirler. Ekonominin emniyet supabı olarak nitelendirilebilecek bu mekanizma sayesinde; merkez bankaları kendi devletlerine geçici kredi sağlarlar.

Şüphesiz, KKTC’nin Türk Lirası’nda yetkisi yok. Yetki, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nda. Bu dönemde, bu desteği KKTC hükümetine sağalmanın, TCMB’nin etik olarak sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu dönemde, KKTC için para basmanın, Türkiye Cumhuriyeti devleti için, basılan paralar için kullanılan kâğıt ve mürekkebin dışında, bir maliyeti yok. 

Bu nedenlerle dolayı da, Mustafa Akıncı’nın Tayyip Erdoğan’a mektup yazıp, yardım istemesi yerinde bir karar. Mektupta ne yazıldı bilmiyorum ama, istenmesi gereken; KKTC için “Nihai kredi mercii” sorumluluğunu, TCMB’nin, bu olağanüstü dönemde, yerine getirmesidir. 

İşgücü ve alım gücünü ne kadar kriz öncesi seviyelerinde tutabilirsek, ekonominin toparlanması da o kadar hızlı olacaktır. Kaynak yaratılamaması durumu ise; bütün alacak ve vereceklerin krizin bitimine kadar dondurulması gibi daha radikal sayılabilecek seçeneklerin gündeme gelmesine neden olacaktır.   

Maalesef, Kuzey Kıbrıs bu büyük krize çok kötü bir dönemde yakalandı. Aslında 2018 yılında yaşanan döviz krizi bu sorunların su üstüne çıkmasını sağlamıştı. Ancak bu sorunları halı altına süpürmeyi tercih ettik. Şimdi de, bu yapısal sorunlarla birlikte, çok daha büyük bir krizle karşı karşıyayız ve baş etmekle haliyle zorlanıyoruz. Ancak, tüm  bunlara rağmen, yine de, “kaynak yoktur” anlayışını kabul etmek mümkün değildir.  Her zaman kaynak vardır; sadece hükümet yetkilerinin içinde bulundukları durumda birtakım seçimler yapması gerekir. Umarım, bu seçimleri biran önce yaparlar ve yine umarım ki, doğru seçimler yaparlar.  

Monday, 16 March 2020

Korana Virüsü ile Mücadele ve Ekonomi



Dünya, Kovid-19 adı da verilen Korona virüsüyle mücadele ediyor. Virüs; dünya genelinde yayılmayı sürdürürken, ülkelerin virüse karşı aldığı önemler de her geçen gün giderek artıyor. Bu tedbirler arasındaysa, önemli yaklaşım farklılıkları var. Örneğin; Fransa ve İrlanda gibi ülkeler, İtalya örneğini takip ederek, hayatı durdurarak, virüsün yayılmasını önlemeye çalışırken, İngiltere ise daha yumuşak önemler almayı tercih ediyor. Şu anda, virüse karşı, İngiltere’de günlük hayatı sınırlayan herhangi bir radikal tedbir yok. İnternette yaptığım araştırmalara göre; İsveç ve Finlandiya’nın da İngiltere’nin yaklaşımına benzer bir yaklaşımı tercih ettiğini görüyorum. 

Ülkelerin virüse karşı aldığı önlemlerde; İtalyan modeli virüsün yayılmasını tamamen durdurmayı amaçlıyor. İngiltere’nin benimsediği anlayış ise; İtalya modeline göre çok daha karamsar bir senaryo üzerine kurulu. Bu modelin temelinde; virüsün yayılımının tamamen durdurulmasının mümkün olmadığı ve her ne önlem alınırsa alınsın, nüfusun %80’nine virüsün bulaşabileceği varsayımı karşımıza çıkıyor. Bütün strateji de bu kötü durumun nasıl yönetilebileceği üzerine odaklanmış durumda. Öncelikle düşük risk grubunda bulunan insanların bu virüse maruz kalması hedefleniyor. Virüse maruz kalanların bağışıklık kazanacağı ve bağışıklık kazanan bu insanların da virüsü başkalarına bulaştırmayacağı varsayımı üzerinden gidiliyor. 

İngiltere’nin ‘sürü bağışıklığı’ ( herd immunity) olarak adlandırılan bu yaklaşımı; hem ülke yerel basınında hem de uluslararası basında oldukça fazla eleştirildi. İngiltere hükümetinse bu eleştirilere yanıtı netti. Başbakan Boris Johnson yaptığı açıklamada; alınan tedbirlerin tamamının bilim adamlarının tavsiyeleri doğrultusunda alındığını söyledi. Gerçekten de basında bu konuyla ilgili politikacılardan çok, hükümetin bilim danışmanı Sir Patrick Vallance başta olmak üzere, bilim adamlarının demeç verdiğini görüyoruz. Londra Üniversitesi’nden Profesör Graham Medley’nin, geçtiğimiz hafta BBC’nin popüler programı Newsight’da yayınlanan röportajı konu hakkında oldukça bilgilendirici ve bir o kadar da etkileyiciydi. 

İngiltere’de alınan tedbirlerin çoğu; özellikle yüksek risk grubunda bulunan 70 yaş ve üstü vatandaşlara yönelik.  Bunun nedeni de; tahmin edileceği üzere virüsün, bu demografik grup üzerinde ölümcül etkiye sahip olması. Virüsün, çocukları çok etkilemediği ise bilinen bir gerçek. Genç hastaların ise; hastalığı nispeten kolayca atlattığı karşılaşılan vakalardan anlaşılıyor. Bu durumu bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse; yazıyı yazdığım sırada, İtalya ve Güney Kore’de vaka sayısı birbirine çok yakındı ve yaklaşık 8,000 civarındaydı. Buna rağmen İtalya’da ölümle sonuçlanan vakaların sayısı, Güney Kore’ye göre çok daha fazla. İtalya’da ölümle sonuçlanan vakaların, toplam vaka sayısına oranı %6.6 iken; bu oranın Güney Kore’de sadece %0.8 olduğunu görüyoruz. Aradaki bu büyük farkın temel nedeni; İtalya’da virüse yakalanalar arasında yaşlıların oranın bir hayli yüksek olması. İtalya’da toplam vakalar içerisinde 80 yaş ve üzeri kesimin payı yaklaşık %20 iken; bu pay Güney Kore’de %3’ün altında. Aslında bu durum çok da sürpriz değil. Malum, İtalya yaşlı nüfusun ağırlıkta olduğu bir ülke. Buna karşın, Almanya’daki durum ise Güney Kore’dekinden çok da farklı değil. Almanya’da şu ana kadar kayıtlara geçen yaklaşık 5,000 vaka var. Virüse yakalananların çoğunluğunun genç nüfustan olması sebebiyle, burada da ölüm oranlarının çok düşük (%0.2) olduğu gözlemleniyor.

Profesör Medley, yukarıda bahsettiğim röportajında; 70 yaş ve üzerindeki nüfusun İngiltere’nin en kuzeyine, geriye kalan nüfusun ise ülkenin en güneyine toplanıp, güneyde virüsün yayılmasına izin verilmesi durumunda, sorunun hızlı bir şekilde çözüleceği görüşünde. Ancak takdir edersiniz ki böyle bir planı uygulamaya koymak, pratikte pek de mümkün değil. 

Sir Patrick; İngiltere hükümetinin, okulları kapatmama kararını da; “Eğer okullar kapatılırsa, anne ve babalar çalıştığı için, büyük ihtimalle, çocuklara nene ve dedeler bakmak durumda kalacak. Yani, bu süreçte, hiç ama hiç karşılaşmaması gereken iki grubun karşılaşma olasılığı artacak. Bu nedenle, en azından, şimdilik, okulları kapatmayı düşünmüyoruz,” şeklinde açıkladı. 

İngiltere’nin bu stratejisinin arkasındaki diğer bir nedenin de, bu tür salgın hastalıkları bastırmaya çalışmanın ilerde daha büyük sorunlara yol açacağına olan inanç olduğunu söylemek mümkün. Bu korkunun arkasında da, anladığım kadarıyla, 1918 yılında yaşanan “İspanyol Gribi” olarak anılan salgının hayaleti dolaşıyor. 

İspanyol Gribi; 1918 yılının Haziran ayında başlamış ve ilk dalga yaklaşık bir ay boyunca sürmüş. Salgının sürecine bakıldığında, başlangıçta ölüm oranı nispeten düşükmüş. Ancak kış aylarının gelmesiyle beraber, salgın tekrar canlanmış ve 50 milyon insanın ölümüne neden olmuş. 

Bunun yanında, İngiltere’deki uzmanlar, ev hapsi önlemlerinin de ancak kısa süreli etkili olduğunu, örneğin bir ya da iki hafta sonra insanların disiplinini kaybettiğini ve dolayısıyla da, bu tedbirin etkinliğini yitirdiğini söylüyorlar. Bu nedenle, bu tür önlemlerin de en gerekli olduğu zamanda kullanılması gerektiğini düşünüyorlar.  

Özetle; Korana virüsü ile mücadelede iki farklı yaklaşımın olduğunu görüyoruz. Ancak bulunduğumuz noktada her iki yaklaşımın da doğru olması olasılığı çok düşük görünüyor. Ümit edelim ki, İngiltere’nin stratejisi yanlıştır ve uygulanan sosyal izolasyonla virüsün yayılmasının bir şekilde önüne geçilebilir. 

Öte yandan, İngiltere’nin ulusal stratejisini üzerine kurduğu kötü senaryonun da gerçekleşme olasılığını yok saymak oldukça zor. Global Sağlık Güvenliği Endeksi’ne göre; İngiltere, dünyada bu tür bir salgınla en iyi baş edebilecek ülkeler sıralamasında ikinci (birincisi ise ABD). Her ne kadar, Almanya İngiltere’ye göre virüsle mücadelede daha agresif bir politika takip ediyorsa da, Almanya’nın da İngiltere ile benzer bir senaryoyu baz aldığını söylemek mümkün.  Almanya Başbakanı Angela Merkel, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada; Almanya nüfusunun yüzde 60 ila 70'ine virüsün bulaşmasını beklediklerini söyledi. 

***
Virüsün yayılması ile birlikte hastaneler üzerinde çok ciddi bir baskı oluşmaya başladıAvrupa’nın en iyi sağlık sistemlerine sahip ülkeler bile virüsü karşılamada yetersiz kalıyor

Bu noktada akla gelen soru şuBu kötü senaryonun gerçekleşmesi durumundaKKTC sağlık sistemi bu durumu kaldırabilecek güçte mi

Sanırım, bu sorunun yanıtı; Hayır.  Normal zamandaki ihtiyacı bile karşılamakta zorlanan hastanelerimizin, böyle bir durumda oluşacak ihtiyacı karşılayabileceğini söylemek, aşırı iyimser bir yaklaşımdan öteye gitmez. 

Bu aşamada yapılması gerekense; sağlık sistemimizin zaman kaybetmeden salgının yaratacağı baskıyı kaldırabilecek düzeye getirilmesidir. 

Bununla bağlantılı olan en temel argüman ise ekonominin durumu olacaktır. Virüsün yayılmasıyla birlikte, kuşkusuz işgücünde yaşanan azalmayla beraber, üretimde de ciddi düşüşler yaşanacak. Ekonominin resesyona girmesi bu noktada kaçınılmaz görünüyor. Böylesi bir ortamda; üretimi artırıcı makroekonomik politikaları uygulamaya çalışmaksa, boşa kürek çekmekten öteye gitmeyecektir.

Dolayısıyla, uygulanacak ekonomi politikaları da bu olası resesyonun, firmalar ve vatandaş üzerindeki etkilerini minimize etmeyi amaçlamalı. Firmaların bu krizle birlikte nakit sorunu yaşayacağı da açık. Bu nedenle, devletin işletmelere olan borçlarını zamanında ödemesi bir zorunluluk. Bunun yanında, devletin nakit sıkıntısı yaşayacak firmalara da yardımcı olması gerekir. Aynı zamanda, maddi açıdan zora düşecek aileler de olacaktır. Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin, bu ailelere de destek olmak devlet olmanın asli yükümlülüğüdür. Ve tabi ki yukarıda da belirttiğim gibi; ekonomi politikalarının öncelikli olarak sağlık sektörü üzerine yoğunlaşması en etkili adım olacaktır. 

Arif Hasan Tahsin kitaplarından birinde, 1974 sonrası Kıbrıs Türk toplumunu tarif ederken; “Karpaz’da birinin parmağına kıynık girse, acısı Omorfo’da hissedilirdi,” der. 1974 sonrasında isebir çok şeyle birlikte bu anlayışda yok oldu. Bu büyük krizin etkilerini minimize etmek icin ihtiyacımız olan şey en temel şey; tam da bu anlayıştır. Geçmişimizde pek çok krizde büyük bir empati çemberi oluşturarak, sıkıntıların üstesinden gelmeyi başardık, yine yapabiliriz…



Saturday, 6 October 2018

Bu filmde mutlu son yok


6 Ekim 2018 tarihinde http://gazeddakibris.com/ sitesinde yayınlandı. 

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs’ta ekonomik kriz denince akla ilk olarak, döviz kurlarında yaşanan sert hareketler geliyor. Hal böyle olunca, son günlerde TL’nin döviz karşında biraz değer kazanması ve akabinde izlediği sakin seyir, ‘kriz bitiyor’ algısı yaratsa da, Çarşamba günü açıklanan enflasyon rakamlarının, beklentinin üzerinde çıkmasıyla, moraller yine bozuldu, hava yine değişti.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, tüketici fiyatlarıEylül'de aylık %6.3 oranında arttı. Yıllık bazda ise artış %24.52. Bloomberg TV’nin finans kurumlarında çalışan ekonomistlerle gerçekleştirdiği ankette Eylül ayı beklentisi %3.6 iken yıllık artış beklentisi ise %21.3 düzeyindeydi.  

Üretici fiyatlarına baktığımızda ise burada tüketici fiyatlarının üzerinde bir artış görüyoruz. Üretici fiyatlarında yıllık bazda artış yaklaşık %46.  

Üretici fiyatları son bir yıldır sürekli olarak tutarlı bir yükselişte. Eylül ayında yaşanan artış da bu seyirle doğru orantılı. Ancak tüketici fiyatları için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Tüketici fiyatlarında halihazırda devam etmekte olan yükseliş trendi, Eylül ayına bir anda çok daha keskin bir çıkışa geçti. 

Son dönemde üretici fiyatlarının tüketici fiyatlarına oranla daha büyük bir artış göstermesi, üreticinin maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtamadığı anlamına geliyor. Bunun nedeni de azalan talep ve üreticiler arasındaki rekabet. Üreticiler küçülen pastadan pay alabilmek için fiyatı düşük tutup kârdan fedakârlık etmek durumda kalıyordu.  Üreticinin %50’lere varan maliyet artışını daha fazla üstlenemeyeceği ve bir noktada fiyatlara yansıtmaya başlayacağı belliydi ve Eylül ayı itibariyle bu sürecin başladığını görüyoruz. 

Bu noktada şu soru akla geliyor; bundan sonra ne olacak? Enflasyondaki artışın 2019 yılında da devam edeceğini düşünüyorum. Bu öngörümün 3 temel nedeni var. Bir; üretim maliyetlerinde yaşanan artış. İki; tarım sektöründe var olan yapısal sorunlar nedeniyle bir süredir devam eden gıda fiyatlarındaki artış trendinin devam edeceği beklentisi. Üç; TL’nin değerinde yaşanması beklenen muhtemel yeni kayıplar. 

İlk olarak üretim maliyetlerini ele alalım. Üretim maliyetlerinin önemli bir unsuru elektriktir. Şu anda elektrik sektöründe çok temel ve ciddi sorunlar yaşanıyor. Tam da Türkiye Yardım Heyeti’nin KKTC hükümetlerine tavsiye ettiği gibi, Türkiye’de de elektrik tamamen ticari bir ürüne dönüştürülmüş durumda. 2013 yılında elektrik dağıtımı tamamen özelleştirildi. TL’nin değer kaybı nedeniyle bu sektörün girdi maliyetlerinde ciddi anlamda bir artış var ancak siyasi baskı nedeniyle, bu maliyet artışı yakın zamana kadar elektrik fiyatlarına yansıtılamadı. Bu da sektörde faaliyet gösteren şirketleri mali açıdan zora soktu. Borçlarını ödeyemeyecek duruma geldiler. Şirketler, borç yapılandırması için bankalarla pazarlık halindeler. Sektörü kurtarmak adına şimdi elektrik fiyatına zam yapılıyor. Konut elektriğine yüzde 33% zam yapılırken, ticarethane ve sanayi elektriğine yapılan zam oranı %45.  

Türkiye elektrik sektörü bu haldeyken, Ekonomi Bakanı Sayın Özdil Nami, Kuzey Kıbrıs’a kabloyla nasıl ucuza elektrik götürmeyi planlanıyor, bunu da merak etmiyor değilim doğrusu!

Konumuza dönelim; üretim maliyetlerinde elektriğin yanı sıra artışa neden olan bir diğer unsur da kredi maliyetlerindeki artıştır. Bunun nedeni de ‘risk priminin’ her geçen gün artıyor olmasıdır. Risk primi dediğimiz şey, ekonomik riskler arttıkça, borç verenlerin risklere karşılık daha çok faiz talep etmeleridir. 

Örneğin geçtiğimiz hafta Akbank, vadesi gelen yaklaşık 1 milyar dolarlık dış borcunu, bir yıllık vadeli yeni bir borç alarak ödeyebildi. Ancak faiz oranı, tam da yukarıda bahsettiğim ‘risk’ nedeniyle, 6 ay önceki faiz oranın iki katı. 

Kredi maliyetlerindeki artışlar hem üretimi zorlaştıracak hem de borç içinde yüzen ve kredi ihtiyacı bulunan özel sektörün işini daha da güçleştirecek. Üreticiler, bu kredi maliyet artışlılarını fiyatlara yansıtmak durumunda kalacaklar ki bu da  enflasyondaki artışın devam edeceği anlamına geliyor.

Enflasyondaki artış ise, ekonomi içerisinde birçok kısır döngü yaratıyor. Bu kısır döngülerden bir tanesi de her enflasyon yükselişinde finansal piyasalarda faiz artışı beklentisi oluşması. Merkez Bankası’nın faiz artırması kredi faizlerinde artışa neden olacak. Üreticilerin de bu maliyet artışını fiyatlarına yansıtması yeni bir faiz artışı beklentisi doğuracak.  

Hemen her sektörden şirketlerin yüksek borçlarından dolayı iflas ettiği bir dönemde, faiz artışı ekonomik intihar demektir. Ama piyasanın sopası havaya kalktı bir kere. O sopanın neler yaptırabileceğini merkez bankasının faizle ilgili en son kararında çok net biçimde gördük.

Enflasyondaki artışın diğer bir önemli nedeni de gıda fiyatlarındaki artıştır. Eylül ayında gıda fiyatlarında da ortalama fiyat artışlarının üzerinde bir artış yaşanmış. Gıda enflasyonu aylık bazda %6.4 artış gösterirken, yıllık bazdaki artış %27.7 düzeyinde. Yukarıda açıklamaya çalıştığım maliyet artışları da aslında gıda fiyatlardaki artışın önemli bir nedeni. Diğer bir nedeni ise sektörde AKP yönetimi döneminde oluşan yapı. Tarım ve hayvancılık sektörü AKP döneminde ciddi anlamda bir dışa bağlı yapıya büründü. Birçok ürün ve girdi maddesi dışardan geliyor. TL’nin değer kaybetmesi de ayrıca gıda fiyatlarında artışa neden oluyor.

Gıda fiyatlarındaki artışın 2019 yılında da devam etmesi bekleniyor. Örneğin, Dünya Gazetesi’nden tarım uzmanı Ali Ekber Yıldırım, geçtiğimiz günkü yazısında, girdi fiyatlarındaki artıştan dolayı yeterli buğday ekimi olmadığından bahsediyordu. Bu da buğday, un ve dolayısıyla ekmek fiyatlarındaki artışın devam edeceği anlamına geliyor. 

Dikkat ettiyseniz, yazının bu kısmına kadar TL’deki değer kaybından bahsetmedim. Doların 6 TL seviyelerine yükselmesinin tetiklediği sorunları ve bu sorunların ekonomi üzerinde yarattığı tahribatı özetlemeye çalıştım. TL değer kaybetmeye devam ederse bu sorunlar artmaya devam edecektir.  


TL’nin değer kaybı devam eder mi? Değer kaybının devam edeceğini düşünüyorum. Ekonominin yüklü miktarda döviz ihtiyacı devam ediyor. Yapılan hesaplar, Ekim ayında toplam döviz ihtiyacının 15 milyar dolar olduğunu gösteriyor.  Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin, artan döviz ihtiyacıyla birlikte azaldığını gözlemliyoruz. Döviz rezervlerinde, son iki ayda yaklaşık 20 milyar dolarlık bir düşüş oldu. Düşüşün devam etmesi yakında rezervler bitiyor kaygısına neden olacak. Bütün bunların da kur üzerinde yaratacağı baskıyı tahmin edersiniz. 

ABD’li din adamı Brunson’ın serbest kalıp kalmayacağı gündemin diğer bir önemli maddesi. Brunson’ın serbest kalmasının, piyasadaki beklentileri olumlu etkileyeceği ve bunun da haliyle TL’ye değer kazandıracağı yönünde bir görüş hakim. 

Ancak içinde bulunduğumuz ekonomik konjonktürde, ekonomik analizi ekonomi dışı etkenlere indirgemenin hatalı çıkarımlara yol açacağına inanıyorum. Şu anda analizlerin, psikolojik beklentilerde değil, Türkiye ekonomisinin ‘gerçeklerinde’ ya da başka bir deyişle ‘temellerinde’ (İngilizce’de buna ‘fundamentals’ deniyor) yoğunlaşması gerekiyor. Ekonominin temelleri (fundamentals) üretim, üretim maliyetleri, teknoloji, reel ücretler ve şirketlerin durumu gibi reel faktörlerdir. Ve Türkiye’de şu anda bu temellerde ciddi sorunlar var. Brunson’ın serbest bırakılması durumunda, büyük ihtimalle ekonominin toparlanma sürecine girdiğine dair bir izlenim yaratılacak ama bu yanlış bir izlenimdir çünkü ekonominin toparlanabilmesi için esas olan, reel faktörlerde var olan sorunların giderilmesidir. 

Bütün bu anlattıklarım sadece enflasyonu değil, ekonominin genelini olumsuz etkileyecek nitelikte gelişmeler. Ekonominin yavaşlaması ve kredi maliyetlerindeki artış, özel sektörde halihazırda devam eden şirket iflaslarını artıracak.  Bu da bankacılık sektörünü olumsuz etkileyecek. Sorunlu kredilerin miktarındaki artış bunun öncü göstergesi olarak değerlendirilebilir. Özel sektörün yaşadığı sorunların bankacılık sektörüne sirayet etmeye başladığına dair işaretler geliyor. Bunun önemli bir örneği, geçtiğimiz günlerde, ekonomist Uğur Gürses’in etkileyici bir araştırmacılık örneği göstererek ortaya çıkardığı, 3 kamu bankasına, el altından, işsizlik fonundan yapılan yüklü miktardaki (10 milyar TL) sermaye transferidir. Hatırlayalım, İş Bankası Genel Müdürü, yaşanmakta olan kriz nedeniyle, bankaların sermayelerinin, yükümlülüklerine göre azaldığından şikâyet ediyordu.


Peki, AKP yönetimi ne yapıyor? Elinde sopa, marketlerdeki ürün fiyatlarını denetliyor ve Titanik müzisyenleri gibi davranarak, “kriz yok”, “en kötüsünü geride bıraktık” şeklinde açıklamalar yapıyor.

Oysa enflasyondaki yükselişin ve ekonomideki kötüleşmenin hızlanacağı bir döneme giriyoruz. Ve bu filmde de, tıpkı Titanik’te olduğu gibi, maalesef mutlu son yok. 

Thursday, 9 August 2018

Kur krizinin makroekonomik izahı

Türkiye Cumhuriyeti hükümet yetkilileri, ekonomik kriz beklentilerini ‘batının Türkiye’yi zayıflatmak amacıyla gündemde tuttuğu gerçek dışı senaryolar’ olarak göstermeye çalışadursun, son dönemde Dolar/TL kurunda yaşanan sert yükselişlerin bir diğer adı da aslında ‘kur krizi’dir ve ne yazık ki bu kur krizinin temel sebepleri de, ekonomik kriz beklentilerinin aslında hiç de öyle uzak ihtimaller olmadığının açık bir göstergesidir. Ve hatta aslında bu kur krizi, 2001 benzeri bir ekonomik krizin ‘öncü’ sarsıntılarıdır. 

Peki nedir bu uykularımızı kaçıran kur krizinin temel sebebi­ İddia edildiği gibi Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye arasında yaşanan sorunlar mıdır?

Elbette bu sorunların kur üzerindeki etkilerinden söz edebiliriz. Ancak bu etki, sanıldığının aksine ‘belirleyici’ değildir, neden değil, tetikleyicidir.  Yani farklı bir ifadelendirmeyle, Amerikan yönetimi ile Türkiye yönetimi arasındaki sorunlar ortadan kalksa bile, TL değer kaybetmeye devam edecektir. 

Türk Lirası’nın bu denli değer kaybetmesinin nedeni, aynı zamanda şu anda Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olan, özel sektörün yüksek dış borcudur. Erdoğan yönetiminin gururla bizlere takdim ettiği ekonomik büyümenin, Türkiye koşullarında ortaya çıkan sonuçlarından biri olarak karşımızda duran bu dış borç, kurun yukarıya doğru bu denli dalgalanmasının ana nedenidir.   

Dış borç geri ödemleri, döviz talebinin ve dolayısıyla da döviz fiyatının artmasına yol açıyor. Bu yukarıya doğru dalgalı seyirde gün içerisinde paritede yaşanan küçük bir gerileme bile borç ödemesi gereken şirketlere döviz alma fırsatı yaratıyor, dövize yüklenilmesi de haliyle paritenin tekrar yükselmesine neden oluyor.   

Son iki ayda ödenen toplam borç miktarı yaklaşık 16 milyar dolar. Ve bu ödemeler devam edecek. Özellikle Ekim ayında 9 milyar dolarlık yüklü bir geri ödeme var. Yıl sonuna kadar geri ödenmesi gereken miktar 30 milyar dolar, gelecek yılki ödemelerin toplam tutarı ise 51 milyar dolar. Bu şirketler ya bu meblağları bulup ödeyecek ki mevcut ekonomik koşullarda bunun zorluğu ortada, ya da ödeyemeyip iflas edecek. Bu noktada hemen kısa bir dipnot; Ankara Sanayi Odası başkanının geçtiğimiz haftalarda yaptığı malum ‘felaketin’ ilanı gibi değerlendirilebilecek açıklamasına göre, Türkiye’de şu anda kayıtlı şirketlerin çoğunluğu, Türk Ticaret Kanunu’na göre halihazırda batmış durumda!
  
***

Siyasi ve ekonomik haberlerin TL/Dolar paritesi üzerindeki etkisi, piyasanın beklentilerini ne oranda etkilediğiyle bağlantılı. Ama parite serbest piyasada esasen arz ve talebe göre belirleniyor. Dolara (ya da yabancı paraya) olan talebin, arza göre bu denli yüksek olduğu bir ekonomik ortamda TL’nin değer kaybetmesi de kaçınılmaz.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) yaptığı müdahalenin etkili olamamasının nedeni de yine bu talep fazlalığı. Bu müdahale ile TCMB’nin piyasaya sağladığı miktar devede kulak niteliğinde olup (sadece 2.2 milyar dolar) ve soruna ilaç olmaktan çok uzaktı. Ve aslında TCMB’nin elini kolunu bağlayan bu noktada sadece siyasi erk değil. Kasasındaki yabancı paranın sadece 74 milyar dolar (özel sektörün toplam dış borcunun üçte biri) olması da TCMB’nin manevra kabiliyetini sınırlayan diğer önemli bir faktör.    

Türkiye ekonomisi şu anda kısır bir döngüye girmiş durumda. Artan döviz talebi TL’nin değer kaybetmesine ve bu da şirketlerin borçlarının hem TL bazında artmasına hem de borçlarını ödeyemeyeceği endişesine yol açıyor. Bu endişe de gelecekle ilgili kaygıların artmasına ve haliyle genel anlamda ekonominin bozulmasına neden oluyor. Bozulan ekonomi de şirketlerin işlerini daha da güçleştiriyor ve TL’nin değer kaybetmesine neden olan diğer bir etken olarak yeniden karşımıza çıkıyor. Kur krizi derinleştikçe de bir bir şirketlerin iflas haberleri geliyor. Ve işte bu kısır döngü nedeniyledir ki, yukarıda da bahsettiğimiz kur krizinin, genel bir ekonomik krize dönüşmesi olasılığı gün geçtikçe artıyor.

Türkiye ekonomisi yabancı finansmana bağımlı bir ülke. Bu yeni bir şey de değil. 2001 krizi öncesi de bu böyleydi ve o dönem yaşanan krizin de ana kaynağıydı. Bu finansman modeli, ülkede siyasi istikrar olduğu dönemlerde iyi çalışsa da, siyasi riskler artmaya başladığı anda işler bugün olduğu gibi sarpa sarıyor. Türkiye ekonomi tarihinde bu tarz krizlerin örnekleri var. Ve şu anki makroekonomik tablo da Türkiye’nin krizler tarihine bir yenisinin daha ekleneceğine işaret ediyor.