Sunday, 15 November 2020

Türk Lirasındaki Düşüş Kalıcı Olur mu?

Bir zamanlar, İstanbul’da, Mahmut Efendi diye biri yaşarmış. Bir gün, bir komşusu, Mahmut Efendi’yi sokakta çıplak dolaşırken görmüş. Komşu, biraz şaşkınlık ve biraz da kızgınlık içerisinde, Mahmut Efendi’ye, “Neden çıplak dolaşıyorsun?” diye çıkışmış. Mahmut Efendi de; “Soyunmuş bulundum bir kere!” diye cevap vermiş. 

 

Zaman zaman, Dolar/TL paritesinin dili olsaydı, “Neden yükseliyorsun?” sorusuna karşılık, herhalde Mahmut Efendi’nin cevabına benzer bir cevap verir diye düşünürüm: “Yükselmeye başlamış bulundum bir kere.”

 

Dolar/TL paritesi 2013 yılından beri dalgalı ama sürekli artan bir seyir izliyor. Berat Albayrak’ın istifası ise bu trendin değişebileceğine dair beklentileri artırdı. En azından, Türkiye hükümeti, son yıllarda yaşanan ekonomik fiyaskonun bütün sorumluğunu Albayrak’ın sırtına yükleyip, istifası sonrası ekonomik beklentileri olumlu yönde değiştirmeye çalışıyor. Bu algı operasyonu da şimdilik başarılı olmuşa benziyor. Bu başarının bir sonucu olarak da, TL son günlerde değer kazanmaya devam ediyor. 

 

Yaratılan bu olumlu hava beraberinde önemli bir soruyu da getiriyor: TL’nin değer kazanması devam etmesi ya da en azından istikrar kazanması mümkün mu? Her iki ihtimale de, olumlu yanıt vermek oldukça zor. Ama şunu söyleyebiliriz ki; Türkiye ekonomisinde şu anda yaşanmakta olan ekonomik sıkıntılar bireylerin ötesindedir. 

 

Türkiye’de tercih edilen ekonomik büyüme modelinin ve siyasi rejimin de bir sonucu olarak, ekonomi kendini 2018 yılında kötü bir dengede bulmuştu. Ekonomiyi bu kötü dengeden kurtarmak için politika seçenekleri vardı. Ancak bu seçeneklerin hepsi kötüydü ve bu seçenekler, bugün daha da kötüleşmiş durumda. Bu nedenle de, bu aşamada, sadece isimlerin değişmesiyle sorunların da azalacağını beklemek aşırı iyimser bir yaklaşımdan öteye gidemez. 

 

Son yıllarda Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan bu enkazda, Berat Albayrak’ın da katkısı var elbette. Görev yaptığı dönemde, ekonomide durum kötüydü. Ancak Albayrak, bu kötü durumu kabul edip, kalıcı çözüm bulmak yerine, sürekli olarak, tabir yerindeyse, domuza ruj sürme gayreti içerisindeydi. Bu da, tabi, ekonomik yönetimin kredibilite ve güvenliliğini yitirmesine neden oldu. Kuşkusuz, bu güven ve kredibilite kayıplarının, Türk lirasının değer kaybında da önemli rolü var.  

 

Dolar/TL paritesindeki gelişmeleri değerlendirirken, analize paritede keskin yükselişlerin yaşandığı 2018 yılından başlamanın daha sağlıklı olduğu düşüncesindeyim. Bu keskin yükselişlerin arkasındaki temel ekonomik sebep, bugün artık Mısır’daki Sağır Sultan’ın bile duyduğu, özel sektörün yüksek dış borcuydu. Artan borç ödemeleriyle beraber artan döviz ihtiyacı, Dolar/TL paritesinde de artışlara neden oluyordu. O dönemde, özel sektör temsilcileri, Türk Ticaret Kanunu’na göre birçok şirketin batık durumunda olduğunu açıklıyordu. Bu önemliydi. Çünkü bu durum, ekonominin temellerinin Türkiye hükümetinin iddia ettiği kadar sağlam olmadığı gerçeğini de ortaya koyuyordu. Bütün bunlara, bir de bozulan ekonomik beklentiler ve yatırımcılara ne yaptığını bilmeyen izlenimini veren Türkiye ekonomi yönetim de eklenince, TL istikrarlı bir şekilde değer kaybediyordu.   

 

Türkiye ekonomi yönetimi, başlangıçta kredi muslukları sonuna kadar açarak bu soruna çare bulmaya çalıştı. Yabancı basına röportaj veren bankacılar, “Kredi istemeyene de zorla kredi veriyoruz,” bile diyordu. Bu politikayı, çalışmayan bir arabayı yokuş aşağıya sürerek çalıştırmaya çabalamaya benzetilebiliriz. Muazzam kredi artışına rağmen, bozuk araba bir türlü çalıştırılamadı ve aşırı kredi genişlemesi deneyi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu politika ile istenilen sonuca ulaşılamaması sürpriz değildi elbette. Sonuçta, taşıma suyla değirmen döndürmeye çalışmak, beyhude bir çabaydı. 

 

Ülke kaynaklarını cevizcinin çuvalı olarak gören bir anlayışıyla üretilen bu çözümlerin ekonomik maliyeti devletin bütçesi için ağırdı. Ve özel sektörün bilançosunda bozulmayla ortaya çıkan sıkıntılar, son dönemde, devletin bütçesine de sirayet etmiş durumda. Son günlerde yayınlanan analizlerdeyse; artık, ekonomik sorunların başlangıcı olan özel sektörün borcu geri planda kalırken, devletin borç sorunu ön plana çıkıyor. 

 

Hem ülke ekonomisinde var olan yapısal sorunların hem de yönetim hatalarının bir sonucu olarak artan riskler nedeniyle Türkiye, son dönemde, Türk lirası cinsinden borçlanmakta zorlanıyor ve de döviz olarak borçlanmak durumda kalıyor. Bu da, şüphesiz, ülkenin dış borcunun artmasına neden oluyor. Borç geri ödemeleri de, halihazırda yüksek olan döviz ihtiyacını daha da arttıran bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.

 

Türkiye hükümetinin ekonomik sorunlar için tercih ettiği bu politika işe yaramadı ancak finansal piyasalar ve bazı ekonomi yorumcularının önerdiği, faiz artırma politikasının da sorunlarına çare olmasını beklemek yine iyimser bir yaklaşımdan öte bir şey değil. 

 

Finansal piyasaların, yüksek faiz istemesini anlamak mümkün. Sonuçta, mali piyasalar için faiz önemli bir gelir kaynağı. Ülkedeki yüksek risk düzeyi dikkate alındığında, yüksek getiri talep etmeleri de anlaşılır bir durum. Ekonomi yorumcularının, faiz artırımını çare olarak görmesinin nedeni de, herhalde, ekonomide yaşanmakta olanları borç krizinden ziyade döviz krizi olarak görmeleridir diye düşünüyorum. 

 

Şüphesiz, yüksek faiz, yurtdışından bir miktar para girişi sağlayacak. Bu sayede, döviz piyasalarında da bir sakinleşme olması bekleniyor. Ancak, kabul etmeliyiz ki yüksek faiz, şu anda reel ekonomin ihtiyacı olan en son şey. Dünyada birçok (ve hatta tamamı) merkez bankası, Covid-19’un yaratığı olumsuz ekonomik ve sosyal sonuçlar ile baş edebilmek için faizleri düşürüyor. Dolayısıyla faiz artırımı, bu şartlarda borç ödeyen ve Covid-19’un yaratığı olumsuz sonuçlarla baş etmeye çalışan özel sektörün işini daha da zorlaştıracak bir etken olacak. Bu etkiyi not ettikten sonra, sanırım, faiz artışına gidilmediği durumun, gidildiği durumdan daha iyi olmadığını da not etmem gerekiyor. Bu durumda da, Dolar/TL paritesinde, özellikle son günlerde oluşturulan beklenti dikkate alındığında, keskin bir yükseliş yaşanacak.  

 

Türkiye ekonomi yönetimi, ne yönden bakılırsa bakılsın çözülmesi çok güç bir durumla karşı karşıya. Ekonomi yönetiminin manevra kabiliyeti kısıtlanırken seçenekleri de giderek azalmakta.  19 Kasım tarihinde faiz kararını açıklaması beklenen Merkez Bankası’nın, denize düşen yılana sarılır misali, bu açıklamayla yüksek miktarda faiz artışına gitmesi bekleniyor. 

 

Faiz artışının özel sektör üzerinde yaratacağı olumsuz etki dikkate alındığında, bu yeni politikanın da ömrünün uzun ve başarılı olmasını çok olası görmüyorum. Bir süre sonra, faizlerin indirime gidilmesiyse çok yüksek bir olasılık. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarından da, faizlerin bu tür bir seyir izleyeceğini anlamak mümkün.  Faizlerde indirime gidilmesinin de, şüphesiz, büyük risk alarak sırf yüksek getiri için, Türkiye’ye gelecek yabancı yatırımcıları bir kez daha kızdıracağını tahmin etmek zor değil. 

 

Bütün bu olup biten içerisinde en etkileyici olan ise, Türkiye hükümetinin hem Albrayrak’ın istifasını hem de faiz artışını iyi şeylermiş gibi sunabilme başarısı. Albayrak’ın istifası, aslında, yangının binanın tamamına ulaştığının göstergesidir. Ankara kulislerini iyi bilenlerin Albayrak’ın istifa süreciyle ilgili anlattıkları, ekonomik krizin yanına bir de siyasi kriz eklendiğine işaret ediyor.  

 

Bana sorarsanız, bu kaostan çıkabilmek için siyasi otoritenin yapabileceği en iyi (ve belki de tek) şey 2015 yılında Rusya’da yaşanan ekonomik krizde, Putin’in yaptığı gibi, bir süre ekonomi yönetimini tamamen uzmanlardan oluşan bir kurula devretmek olacaktır. Ancak, şu anda, böyle bir ihtimal Türkiye için pek olası görünmüyor. Abdulkadir Selvi, geçtiğimiz günlerde, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan yazısında; “…Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni dönemde ekonomik kararların daha çok içinde olacak. Daha doğrusu geminin dümeninde Erdoğan olacak…” diyordu.

 

Son sınıf makroekonomi dersinde okuttuğum, David Romer “Advanced Macroeconomics” kitabında, borç krizlerinin beklenmedik bir zamanda gerçekleştiğini yazar.  Romer, bu sonuca basit ama bir o kadar da etkileyici teorik bir analizle ulaşır. Bir ülkenin borcunu ne zaman ödeyemeyecek duruma geleceği, borç miktarından çok, ülkenin yeni borçlanma yapabilmesine bağlıdır. Yabancı yatırımcıların, ne kadar süre daha Türkiye’ye borç vermeye devam edeceğini kestirmek zor. Türkiye, bugüne kadar borcunu hep ödedi. Türkiye’nin hala borç bulabilmesinde bu gerçeğin de katkısı var elbette. Ancak, son 18 yılın birçok ilkin de yaşandığı bir dönem olduğu unutulmamalı. 

 

Türkiye’nin döviz finansman ihtiyacının her geçen gün arttığı ve borç verenlerin çıkarları ile ekonominin ihtiyaçlarının keskin bir şekilde ters düştüğü bir dönemden geçiyoruz. Bunlarla birlikte, ülkede döviz rezervlerinin olmadığı gerçeği de dikkate alındığında, Türk lirasının yakın zamanda istikrara kavuşacağı beklentisi, aşırı iyimser bir yaklaşımdan ibarettir.        

Thursday, 17 September 2020

Covid-19 Belirsizliği ve Servet Vergisi

Covid-19 salgınının ekonomik ve sosyal etkilerini anlamaya çalışmada, bu yılın Mart ayında başlayan süreci farklı aşamalara bölerek analiz etmenin yararlı olacağını düşünüyorum.  Birinci aşama; virüsün hızlı yayılımı ile ülkelerin sosyal izolasyon önlemlerini uygulamaya koymasıyla başladı ve yaz aylarının gelmesiyle birlikte bu önlemlerin hafifletilmesiyle de sonra erdi. İkinci aşama; içinde bulunduğumuz aşama. Bu aşama, aşının bulunmasıyla son erecek ve üçüncü aşama başlayacak. 

 

Bu tür bir yaklaşımın yaşanmakta olan sorunların tespitini kolaylaştıracağı düşüncesindeyim. Sorunların doğru tespiti de, şüphesiz ki doğru çözümlere ulaşmamıza yardımcı olacak. Yazının geriye kalan kısmında önce, kısaca birinci aşamayı değerlendirdikten sonra, ikinci aşamaya odaklanacağım. 

 

Baştan başlayalım. Salgınla beraber alınan ev hapsi önlemleri büyük bir ekonomik krize neden oldu. Hem üretimde hem de tüketimde ciddi düşüşler yaşandı. Bu tur durumlarda, markoekonominin tavsiyesi açıktır: ‘Eğer sorunun kaynağı ortadan kaldırılamıyorsa, yapılması gereken sorunun ekonomi üzerindeki etkilerini minimize etmeye çalışmaktır.’ Nitekim; birçok ülkede ekonomi yönetimleri, bu prensipten yola çıkarak, salgının hane halkı ve şirketler üzerindeki etkisini hafifletecek ekonomik önlemler aldılar. 

 

Salgının esas ekonomik yükünü ise maliye politikası üstlendi. Para politikasını yürüten merkez bankaları, geleneksel ‘nihai kredi merci’ görevini yürüterek, içinde bulunduğumuz bu zor dönemde, maliye politikalarının uygulanmasına yardımcı oluyor.

 

İkinci aşama; içinde bulunduğumuz ve en belirgin özelliği belirsizlik olan aşama. Bu dönemde cevap bekleyen birçok soru var. Kuşkusuz cevabı en çok merak edilen soru, aşının ne zaman bulunacağı. ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Başkanı Doktor Anthony Fauci, aşının 2021 yılı sonuna kadar bulunabileceği tahminini yapıyor. Uzmanlar, bir aşı geliştirilmesi için gereken sürenin ortalama 10 yıl olduğunu, ancak Covid-19 aşısı için gösterilen olağanüstü çaba dikkate alındığında, Fauci’nin tahminini iyimser bulmakla birlikte, her şeyin yolunda gittiği varsayımı altında, doğru çıkma ihtimalinin de olduğunu söylüyorlar.  

 

Tüm bu belirsizlik aşının bulunmasıyla bitmeyecek elbette. Aşının üretimi ile ilgili de pek çok soru var. Bir tahmine göre; dünya yılda yaklaşık 6 milyar doz aşı üretebilecek kapasiteye sahip. Ancak bütün üretim kapasitesinin Covid-19 üretimi için kullanılması durumunda, diğer önemli aşıların üretiminde sıkıntı yaşanacak. Bunun yanında, Covid-19 için tek dozun yeterli olmayacağı iki veya üç doz gerekebileceği tahminleri de yapılıyor. Bu durumda da, üretim kapasitesinin artırılması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor ki; bu olası gereklilik de başka soruları beraberinde getiriyor. Örneğin; üretim kapasitesinin artırılması ne kadar zaman alacak? Ya da bunun maliyetini kim karşılayacak? 

 

Aşı ile ilğili diğer bir sorun ise nasıl dağıtılacağı ve muhafaza edileceği. Aşının taşınması ve muhafazası için soğuk hava depoları gerekecek. Bu durumda mevcut kapasitenin yeterli olup olmadığı da yanıt bekleyen bir soru. 

 

Bunların yanında, KKTC gibi sık sık elektrik kesintisi yaşayan ülkelerde, aşının muhafazası ise diğer bir muhtemel sorun olarak karşımıza çıkıyor.

 

Belirsizlik sadece aşı ile ilgili değil elbette. İlk aşamada uygulanan ekonomik politikaların ekonomiyi nasıl etkileyeceği de aynı oranda belirsizliğini koruyor. Örneğin, birçok ülkede, piyasalara muazzam ölçüde nakit para akışı sağlandı. Bu artış, enflasyon yaratacak mı? 

 

KKTC yönetimi pek çok ülkeye göre farklı bir politika tercih ederek,  krizin faturasını halka yükleyen bir anlayışı benimsedi. Bu anlayışın bir sonucu olarak, hane halkının ve şirketlerin borçlarında artış yaşanıyor. Peki artan borç yükü ekonomiyi nasıl etkiyecek?

 

Cevap bekleyen bir diğer soru; Var olan ekonomik koşullar içinde, piyasa ekonomisi rejimi  mevcut haliyle ne kadar devam edebilecek? Pandemi’nin uzaması durumda, devletin ekonomik yapı içerisinde payının artması da güçlü bir olasılık olarak ortada durmakta. Bu geçişin nasıl sağlanacağına ilişkin de cevap bekleyen onlarca soru var. 

 

Özetlemek gerekirse; içinde bulunduğumuz ikinci aşamada Pandemi sürecinde belirsizliğin yarattığı sis bulutunun büyüdüğü, yeni ve ne zaman sona ereceği belirsiz daha tehlikeli bir evreye girdik. 

 

KKTC özeline dönelim. Ülke, altı ayı aşkın bir süredir Pandemi koşullarında yaşıyor olmasına rağmen, KKTC hükümeti son dönemde artış gösteren vaka sayılarına yine hazırlıksız yakalandı. Hükümet; vatandaşa şaşkınlık, kaos ve panik içinde karar alıyor izlenimini veriyor. Bu durumun birçok nedeni olabilir. Önemli bulduğum iki nedeni anlatmaya çalışacağım. 

 

Birinci neden; Pandemi’nin kısa süreceğine dair oluşan beklenti. Sağlık bakanı Ali Pilli, geçtiğimiz hafta katıldığı bir televizyon programında, aşının yıl sonuna kadar bulunabileceğini ve 2021 yılının Covid-19’suz bir yıl olabileceğini açıkladı. Bu iyimser beklenti de, KKTC hükümetinde, ‘Pandemi nasıl olsa kısa zamanda bitecek, dolayısıyla uzun vadeli tedbir almaya gerek yok’ varsayımına neden olmuş olabilir. 

 

İkinci neden; hükümetin aslında hem sorunların büyüklüğünün hem de aşının bulunması için gereken sürenin uzayabileceğinin farkında olması ancak bu sorunları hafifletecek tedbirleri almak için yeterli mali kaynağa sahip olmaması. Aslında bu neden, başbakan dahil birkaç bakan tarafından daha önce dile getirilmişti. Son olarak, KKTC Merkez Bankası Başkanı Rıfat Günay geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “KKTC’de para politikası yok, bu yüzden krizlere tepki veremeyiz, cevap verebilmek için bütçe olmalı ama şu anki bütçeyle cevap veremeyiz...” dedi.

 

Yaşanmakta olan krizle baş etmenin zorluğunu hafife almak istemiyorum.  Ancak devletin ve kurumlarının ‘yeterli kaynağımız ya da enstrümanlarımız yok’ savunmasını da kabul etmek mümkün değil.

 

Merkez Bankası Başkanı’nın söylediklerini detaylandırmakta yarar görüyorum. Şirketlerden farklı olarak, devletlerin para basma yetkisi var. Para basma kabiliyetine sahip ülkelerin iflas etme riski olmadığına dair genel bir inanış var. KKTC’nin Türk Lirası üzerinde herhangi bir yetkisi yok. Eğer olsaydı, iflas etme korkusu olmadan, Merkez Bankası parayı basar, nakit ihtiyacını nispeten azaltırdı. Bu nedenle de Sayın Günay, tedbirler için güçlü bir bütçe olması gerektiğini belirtiyor. Bu noktada bir not düşmem gerek. Para basma yetkisi olan ülkelerin batma riski yoktur görüşünün doğruluk payı olmakla birlikte para basmanın da sistem içerisinde bir maliyeti var. Bu nedenle, bu aracı çok kullanmak durumunda kalan bir ülke, bir süre sonra, yeni para basmak yerine iflas etmeyi tercih edebilir.

 

Eğer KKTC özelinde ‘krizlere tepki vermek için’ kriter ‘güçlü bir bütçe’ ise, bu durumda devletin, bütçesini güçlendirmeye çalışması; tartışmaların da asıl bu konu üzerine yoğunlaşması gerekmez mi? 

 

Para basmak, devletlerin kaynak yaratmak için kullanacağı tek kaynak değil elbette. Devletlerin vergi toplama yetkisi de var. Tıpkı, para basma yetkisinde olduğu gibi, vergi toplama yetkisine sahip bir devletin de batma riski yok. Tabi yukarıda para basmak ile ilgili düştüğüm not, vergi toplamak için de geçerli. Yani eğer bir devletin iflasını önlemek için, vergilerin sürekli artırılması gerekiyorsa, bu durumda, o devlet iflas etmeyi tercih edebilir. 

 

Peki, bu zorlu ekonomik koşullarda nasıl daha fazla vergi toplanabilir? Bu soru, bir süredir dünya ekonomik tartışmalarının da odak noktasında. Bu soruya çoğunlukla verilen cevapsa; servet vergisi.

 

Son dönemde dünya ekonomisinin en önemli sorunlarından bir tanesi malumunuz gelir eşitsizliği. Pandemi ile beraber bu sorun daha da büyüdü. Ülkelerin en varlıklı kesimlerinin, krizin yükünün büyük kısmını üstlenmesi, hem devletin kaynak ihtiyacına yardımcı olması hem de sosyal adaletin sağlanması yönünde önemli bir adım olarak görülüyor.

 

Bütün bu argümanlar Kuzey Kıbrıs içinde de geçerli tabi. Bu nedenle de, servet vergisinin KKTC meclisinin değerlendirmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. 

 

Diğer bir alternatif gelir kaynağı ise miras (veraset) vergisi. KKTC, vergi toplamayı seven bir ülke değil. Bu durum, miras vergisi için de geçerli. Yeni bir düzenleme ile belirli bir miktarın üzerindeki miraslardan alınacak vergiler artırılabilir.  

 

Son olarak; gelir vergisi oranlarında yeni bir düzenlemeye gidilebilir. Belirli bir seviyenin üzerindeki maaşlardaki vergi oranları artırılabilir.   

 

Pandemi; hem gelir­/kaynak dağılımını olumsuz etkiledi hem de gelirleri azalttı. Bu dönemde yapılması gereken; maliye politikalarını kullanarak, gelir dağılımını tekrar düzenlemektir.  Şüphesiz ki yeni vergi koymak ve mevcut vergilerin oranlarını artırmak kolay iş değil. Ancak Pandemi’nin yaratığı sorunlara tepkisiz kalmak da ilerde daha büyük sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktır. 

 

Pandemi’nin ikinci aşamasında tıpkı birinci aşamada olduğu gibi; zor seçimler sadece ekonomi ve sağlık arasında değil, aynı zamanda bugün ve de gelecek arasındadır. Gelecekte yaşanması muhtemel sorunları öngörerek, bugün alınacak tedbirlerle, krizin ekonomi üzerindeki hem bugünkü hem de gelecekteki muhtemel olumsuz etkileri hafifletilebilir.

 

Serbest piyasa ekonomisinin, bu krize uzun süre dayanmasını beklemekse iyimser bir yaklaşımdan öteye gitmeyecektir. Nitekim son dönemde, ülkede işsizlik büyük bir hızla artıyor. Bu artışı durdurmak, politika yapıcılarının en öncelikli görevi olmalı. İşgücünün de bu süreçte mümkün olduğu ölçüde korunması gerekiyor. Bunun için de, Pandemi’den olumsuz etkilenen sektörlerde faaliyet gösteren ve normal koşullarda sağlıklı olup, vergisini ödeyen şirketlerin tespit edilmesi ve yaşatılması gerekiyor. Bu sayede, ülke ekonomisinin en önemli sorunlarından biri olan kayıt dışı ekonominin da önüne geçilmiş olur. Şüphesiz, ihtiyaç sahibi ailelere de benzer bir desteğin sağlanması aynı derecede önemlidir. Pandemi’nin ilk aşamasında, verilen 1500 TL’lik yardımın da mevcut durumda yeterli gelmediği açıktır. 

 

Bu yazıyla amaçladığım; bu sıkıntılı günlerde karamsar bir tablo çizip felaket senaryoları yazmak değil elbette. Ancak uyarma ihtiyacı hissediyorum. Şunu net bir şekilde ifade etmem gerekiyor; KKTC hükümetinin tercih ettiği ve -üzülerek belirtmeliyim ki- Merkez Bankası Başkanı’nın da söylemleriyle onayladığı; ‘bütçemiz güçlü değil, bu nedenle de krize tepki veremeyiz…’ anlayışı bizi kısa zamanda felakete ve kaosa sürükleyecektir. Korkarım ki oluşacak bu kaos ortamında şikayet ettiğimiz bu günleri bile mumla arayabiliriz…     

Tuesday, 14 April 2020

Zor Kararlar Gölgesinde Türk Lirasının Seyri

Covid-19 salgınının başlamasıyla, ülke yönetimlerini çok zor seçimler yaparak yaşanan krizde mümkün olacak en iyi dengeyi tutturmaya çalışıyorlar. Salgın başladığında, sağlık ve ekonomi arasında tercih yapmak durumda kalan ülke yönetimleri; yaşanan süreçte ekonominin durmasının yaratığı sorunlarla baş etmeye çalışıyorlar. Hazırlanan ekonomi destek paketleri de zor seçimleri içeriyor. Bulunan çözümlere rağmen, hala yanıt bekleyen pek çok soru var. 

Bu zor seçimler sürecinde, Türkiye gibi bağışıklık sistemi zayıf ekonomilere sahip ülkeler, gelişmiş ülkelere göre haliyle daha da çok zorlanıyorlar.  Bilindiği üzere; Türkiye ekonomisi, iki yıla aşkın bir süredir sıkıntılı günlerden geçiyor. Sıkıntının temel ekonomik nedeni ise özel sektör şirketlerinin yüksek döviz borçları olarak karşımıza çıkıyor. 

Aslında Türkiye, 2018 krizine avantajlı olduğu bir dönemde girmişti. Özel sektörün yüksek miktarda borcu vardı ama kamu maliyesi de, tarihinde hiç olmadığı kadar iyi durumdaydı.  Bu durumu fırsata çevirerek, süreçte özel sektörün rehabilitasyonu sağlanabilirdi. Ancak Türkiye hükümeti o dönemde, birtakım palyatif önlemlerle soruna çözüm bulmayı tercih etmişti.  İşte, o dönemde yapılan bu tercihler, bugün Korona virüsü ile mücadeleyi zorlaştıran en önemli etken olarak karşımızda. 

2018 sonrası alınan önemlerden en önemlisi; şüphesiz ki Merkez Bankası döviz rezervleri kullanılarak, Türk Lirasını döviz karşısında belirli seviyede tutmak için yapılan örtülü müdahalelerdir. Bu müdahale için de tabir yerindeyse oldukça ‘kurnaz’ bir mekanizma tasarlandı. Bu mekanizmada; Merkez Bankası’nın rezervleri, bilinmeyen üçüncü bir kurum aracılığıyla kamu bankalarına aktarılıyor ve bu yolla kamu bankalarının, artan ekonomik belirsizlikler nedeniyle artan döviz talebi karşılanıyordu. Güvendiğim ekonomistlerin yaptığı hesaplamalara göre; bu mekanizma ile, 60 milyar dolardan fazla para harcanmıştı. 

Bu müdahale nedeniyle eriyen Merkez Bankası rezervleri de, kısa vadeli borçlanma ile yapay bir şekilde korunmaya çalışılmıştı. İşte bu kısa vadeli borç miktarı ve Merkez Bankası’nın diğer yükümlülükleri, toplam rezervlerden çıkarıldığında; geriye pek bir şey kalmıyor. Bütün bunlar, uluslararası basında yayınlanırken, ulusal basınında kendine hiçbir yer bulamıyor, maalesef. 

Türkiye’nin büyük krize yüksek dış borç ve neredeyse sıfır döviz rezerviyle girmesi; son günlerde Türk Lirasının değer kaybetmesinin ana nedenidir. 

Bir önceki yazımda da anlatmıştım. Bu dönemde kullanılabilecek önemli iki politika aracı var. Bunlardan birincisi; kamu borçlanması, ikincisi ise para basmaktır. Ekonomide var olan sorunlar nedeniyle, Türkiye için, iki politika aracı da şu anda sıkıntılıdır. 

Ekonomideki risklerin büyüklüğü dikkate alındığında; bu dönemde Türkiye’nin uygun faizle dış borç bulması her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu donemde Türkiye’nin yüksek faizle borçlanmaya başlaması da ülkenin borcunu ödeyemeyeceği endişesine neden olabilir, ki bu da ülkenin ekonomik olarak iflasına neden olabilecek süreci tetikleyebilir.    

Bu riski öngörmeleri nedeniyle olacak ki, Türkiye yönetimi para basma yoluna gitti. Bu politika, her ne kadar Korana krizinin yarattığı işsizliğin etkilerini minimize etmek için gerekli olsa da önemli bir de risk barındırıyor. Bu risk; basılacak olan paranın bir kısmının dövize yönelmesi ve TL üzerinde baskı oluşturması ihtimalidir. Bu ihtimal dikkate alındığında; bu politika aracının ancak sınırlı bir şeklide ve kısa bir süre için kullanılması şarttır.

Bütün bunlar da Türkiye yönetimin manevra kabiliyetini kısıtlayan faktörler olarak karşımıza çıkıyor. Bunların yanında; Türkiye yönetiminin IMF’ye karşı aldığı siyasi pozisyon da, hali hazırda zor olan bu durumu daha da zora sokuyor. IMF; bu dönemde, ülkelerin acil nakit ihtiyaçlarını karşılamak için bir fon oluşturdu. IMF’nin kuruluş amacı aslında tam da bu. Ancak, Türkiye hükümeti, IMF’den yardım istemeyeceğini söylüyor. Bu nedenle de yönetim; olası acil bir nakit ihtiyacını karşılamak için zorlu bir arayış içerisinde. Bu çerçevede; geçtiğimiz hafta, uluslararası basında, Türkiye’nin ABD Merkez Bankası’na başvurduğu yönünde haberler çıktı. Çıkan haberler aynı zamanda başvurunun olumsuz aldığı yanıt yönündeydi.

Twitter’dan takip ettiğim yabancı bir uzman; geçtiğimiz hafta Türkiye ekonomisindeki durumu yorumlarken, “Erdoğan yönetimi, her ekonomik krizde, şapkadan tavşan çıkarmayı başardı,” diyordu. Bu yoruma katılmamak mümkün değil. Ancak şapkadan tavşanı çıkaran sihirbaz olursa keyifle seyredersiniz…